21 Kasım 2010 Pazar

İletişim #1


Kendimize bir şeyleri itiraf etmekle ilgili sıkıntılar yaşamaya başladığımız günler, tam olarak hayatımızın boka sarmaya başladığı günlerdir. Önce kendi yalanlarımızı yaratırız, daha sonra bu yalanlara inanmaya başlarız. Hayat aslında zor değildir hiçbir zaman. Değişkeni çoktur evet, algılarımızı zorlar sıklıkla. Ancak bütün bunların yanında oldukça da temizdir; var olan bir şeyler vardır ve sizden bunu kabul etmenizi, bununla yaşamanızı ister. Kabul etmek gerek, bazen sunmak yerine suratınıza çarpar bu gerçekleri. Olayın kabullenme kısmında yaşadıklarımız bizi biz yapar.

Geçenlerde farkettiğim ve hayatın suratıma yenice çarptığı gerçeklik ise ne kadar yalnız olduğum. Sosyal açıdan oldukça başarılı sayılacak bir geçmişim varken aradan geçen yıllarda evrildiğim ilk insan modu herkesçe kolay kaldırılabilecek bir şey değil. Sorunun ne olduğuna dair değişik yöntemler denedim, içinde doktorlarında bulunduğu. Yine de her başarısızlık hissiyatından sonra kendimi öldürmeyi düşünmekten kendimi alamıyorum.

Oturdum sorguladım sonra bu başımdakileri, karşımda biri varmış gibi anlattım durdum saatlerce, yalnız kaldığım bir akşamüstü. Sonucun benim sosyal ilişkilerimde tıkandığını, eskiden daha mutlu olduğumu falan düşündüm. Sonra kaybettiğim iletişim kaynaklarımı aradım da, bulamadım, temizlik esnasında nereye kaldırdıysam artık. Sonra çıktım evden, birkaç bira içtim arkadaşlarla.

Şimdi Jack Johnson dinledim diye yaz geldi bir anda, her şey pek güzel bir havaya büründü. Maalesef kabullenemediğim ve değişmeyen şeyler devam etmekte ve bu sefer tokatı nerede yiyeceğimi bilmiyorum. Geçenlerde bir resim eklemiş; 6 aydır aramıyorum, sormuyorum ama sorsa nasılsın diye neler anlatırım durmadan. 6 yıl geçti değişmedi bir şey, 6 ayda mı değişecek?

16 Kasım 2010 Salı

Matematik


Saatlerdir aldığım katlı integrallerin, türevlerin, bulduğum potansiyel fonksiyonların hayatıma etkisi, biraz da materyalist bakacak olursak olaya, aylık 100 lira bile olmayacaktır. İşte tam anlamıyla boş beleş, gereksiz bir işle uğraşıyorum. Yaptığım işi seviyor muyum diye sorsam kendime, 7 senelik bir aldatmacanın itirafını yapmak korkusundan, seviyorum der, zindan etmeye devam ederim şu hayatı kendime. Yine de bu külfetten kurtulmak adına bir şey yapmam, her işte olduğu gibi son anda debelenir durur, final sınavlarında yaptığım efsanevi kurtarışlardan bahsederim alttan gelen nesile. Zaten bu tarz kurtarışlardan ziyade, yenen çok temiz goller vardır ama bahsetmek erkekliğe sığmaz. Tam olarak bundan 40 gün sonra, kuvvetle muhtemeldir ki hocalardan birinin odasında yalvar yakar olup, yarı ağlamaklı pozisyonda not dileneceğim. Evet bu kadar da dürüst bir adamım ben. Durup durup sürüye ateş eden adamın sürü içerisindeki şaşkınlığıdır bu. Yine de yaptığım bu ikiyüzlü davranıştan zerre gocunmadığımı da belirtmek isterim; bugüne kadar kopya çekmemiş, geçtiği derslerin hepsini de C üzerinde vermiş, karakterli bir Matematik bölümü öğrencisiyim.

Üzerine düşündükçe delirdim, delirdikçe daha az çalıştım; en sonunda gittim dondurma yedim birkaç arkadaşımla; 2 yıldır dondurma yemediğimi de belirteyim bu vesile ile. Sonunda geldiğim noktada şu fikre sahibim; üniversite kişisel bir mastürbasyondan başka hiçbir şey değildir. Askerliği kısaltır, sizi toplumda falancanın oğlu olmaktan kurtarır. Meslek sahibi dahi olamazsınız. Ama üniversite diplomanız vardır işte. Statü manyağı bir ülkede, sizi öteki olmaktan kurtarır, yapay insanların, samimiyetsiz saygısını kazanmanıza yardımcı olur. Şu hayata da bir daha gelsem, hiçbir şey olmamış gibi gider tüm tercihlerimi Matematik yaparım yine, öyle de sığırca bir sevgim var bu merete karşı. 15 gündür sigara içmiyorum bu arada…

15 Kasım 2010 Pazartesi

Serbest Atış #1


Bazı günler benimle hiç alakası olmayan şarkılar dilime, aklıma takılıyor. Salak salak akşama kadar onları söyleyip dolanıyorum etrafta. “Aslında olduğum şeyi mi inkar ediyorum?” diye derin düşüncülere dalıyorum da kafamın içindeki soru işaretleri bir türlü gitmiyor. Bende çareyi değişmekte arıyorum.

Misal geçenlerde sadece gömlekle alınan bir mekana gittim; daha önce kapıdan çevirmişlerdi gömleksiz almıyoruz diye. Kimin aklına gelirdi insanların takım elbise ile eğleneceği bundan yıllar önce. İçeride yüksek sesli müzikte kendinden geçmiş güruha göz attıktan sonra barın yolunu tuttum. İçki içmeyi bilen adamla bilmeyeni ayırt edebiliyorsunuz böyle yerlerde. Keyif için içenle, başka nedenleri olanları. Neyse konu bu değil; ne içtiğim de beni ilgilendirir. Etrafa uzun uzun göz attıktan sonra bir köşe buldum kendime; gece kulübünde bile izole olmayı başarabildiğime şaşırıp olan biteni anlamaya koyuldum.

Yaşadığım 3-4 saatlik eziyeti eve dönerken kulağıma taktığım mp3 çalardaki albümler dindiremedi maalesef. O aklıma takılan şarkı da hiç hoşuma gitmedi duyduğumda. Peki niye dinliyorum hala? Bilmem.

Hangimiz daha doğru hayatlar yaşıyoruz bilmiyorum ama, okudukça, izledikçe daha çok farkına varıyorum, beynim daha çok zorlanıyor. Kafamın içinde bir iltahap oluşuyor da sanki, onu akıtmak için dinliyorum bu şarkıları.

İşin aslını soracak olursanız, ne ben değişebilirim, ne de bu dünya daha güzel bir yer olur. Hepimiz boka batmışız; Oscar Wilde’ın da söylediği üzere sadece farklı derinliklerdeyiz. Yine de cehaletin kesin bir mutluluk getirdiğine tam inanamasam da, Camus’nün para-mutluluk denkleminin bilimsel çevrelerce kabul görmesi ve insanların birbirine yalan söylemeyi bırakması en büyük dileğim.

Yine bir yerden başladık, saçma sapan bir yere geldik. Beynimin çalışma şeklini seviyorum ama, başıma sıkça işler açtığı da kesin